15 Ağustos 2009 Cumartesi

Tapınak Şövalyeleri Irak'ta...

Blackwater güvenlik şirketinin Irak’ta omuzlarına Tapınak Şövalyeleri’nin rütbelerini takarak tam bir Haçlı zihniyeti ile savaştığı öne sürüldü.


Irak'ta güvenliği sağlamak için Pentagon ve Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından görevlendirilen güvenlik şirketi Blackwater, Irak'ta Müslümanlar’ı ve İslam dinini yok etmeye çalışmakla suçlanıyor.

Blackwater güvenlik şirketinde çalışan iki kişi, işlerinden ayrılarak şirket hakkında suç duyurusunda bulundu. Amerikan'ın Virginya eyaletinde bir mahkemede görülen davada, şirketin eski iki çalışanı, Blackwater'ın Irak'taki Müslümanları Haçlı zihniyeti yaklaşımıyla yok etme amacı güttüğünü iddia etti.

TANIKLAR ÖLDÜRÜLDÜ

Kod adı John Doe 1 olan tanık, şirket hakkında, "Patron Eric Prince kendini bir Hristiyan Haçlı olarak görüyordu. Bu niyetle bütün Müslümanlar’ı yok ederek İslam dinini ortadan kaldırmak istiyordu” suçlamasını yaptı.

"Blackwater şirketi Irak'ın çöküşünü cesaretlendirdi ve bunu yapanları ödüllendirdi" suçlamasını yapan şirketin eski iki çalışanı, güvenlik şirketinin ayrıca suç teşkil eden video görüntüleri, e-posta yazışmaları ve belgeleri yok ederek şüpheli bazı olayları da örtbas ettiğini söyledi.

Blackwater, ayrıca bu dava kapsamında sivilleri kasten öldürme ve yaralama ile silah kaçakçılığı suçlamasıyla yargılanıyor. Şirketin eski çalışanlarından kod ismi John Deo 2 olan ikinci şahıs ise, şirketin sahibi ve yönetim kurulu başkanı Eric Prince'nin daha önce şirketle ilgili Amerika'daki yetkili mercilere bilgi sızdıran birçok eski çalışanı öldürdüğünü de öne sürdü.

Deo 2'nin ayrıca, şirketin Eric Prince zihniyetinde olan ve Iraklı Müslümanlar’ı öldürmek için elinden geleni yapacak özel profesyonel kişileri istihdam ederek Irak'ta görevlendirdiğini söyledi. Aynı davada 60 Iraklı sivili temsil eden bir grup avukat da güvenlik şirketini suçladı.

Eric Prince, özel uçağı ile Irak'a kaçak yollarla silah sokmakla da suçlanıyor. ABD ile Irak'ta sıkı bir işbirliği içerisinde olan Blackwater, ABD Savunma Bakanlığı'na sunduğu milyon dolarlık ihaleyi ise kaybetti.


bugün gazetesi
Devam�...

1984'te Eruh'ta Ne Oldu?

PKK'nın 1984'te ilk kurşunu sıktığı yer olan Siirt'in Eruh ilçesinde neler yaşanmıştı ..


1976’da Ankara’da küçük bir gruplaşma halindeyken 1978 yılından itibaren Hilvan-Siverek civarında kimi aşiretlerle kendisi dışındaki solcuları ve Kürtleri hedef alan eylemlerle sesini duyurdu.

O dönemde Apocular olarak bilinen ve Siverek’teki Bucak aşiretine karşı silahlı eylemlerde militanların ayaklarına giydiği ayakkabılar nedeniyle “Mekaplılar” diye adlandırılan terörist grup, 17 Kasım 1979’da PKK ismiyle partileşti.

12 Eylül döneminde açılan davanın iddianamesinde 12 Eylül 1980’e kadar 213’ü sivil 243 kişiyi öldürdüğü belirtilen PKK örgütü, bu dönemde yakalanmayan kadrolarını Filistin, Lübnan ve Suriye’ye çeken ve daha sonra Kuzey Irak’ta üslenen PKK, ilk büyük eylemini 15 Şubat 1984’de yaptı.

Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan teröristler, karakollara ve askeri lojmanlara saldırdılar. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yaptı ve daha sonra da Kuzey Irak’a döndükleri bildirildi.

Sadece Eruh’ta 1 askerin şehit düştüğü olay, ölü sayısının az olmasına da bakılarak ilk anda çok önemsenmedi. Son birkaç yıldır zaman zaman ve yer yer görülen vur-kaç eylemlerinden biri sanıldı. PKK sonraki her 15 Ağustos’u önceleri “ilk kurşun günü” sonra da “Diriliş Bayramı” olarak yeni eylemlerle kutlama kararı aldı.

Kan duracaksa bu açılım yapılmalı

Eruh baskınında ilk şehit Süleyman Aydın oldu. Ağır yaralanan Astsubay Memiş Arıbaş ise olaydan 5 gün sonra şehit oldu. Arıbaş’ın halasının oğlu 48 yaşındaki Salim Çalışkan, “Kuzenim Memiş Ankara’da Kara Harp Okulu’nda okudu. Şehit olduğunda daha 21 yaşındaydı. Hepimiz için çok acı bir gündü. Türkiye o zaman bu kadar alışık değildi. Şimdi neredeyse her gün kan akıyor. Şimdi Kürt açılımı gündemde. Bence eğer akan kan duracaksa bu açılım yapılmalı. Çünkü daha fazla şehidi kaldıramaz bu ülke” dedi.

PKK’nın ilk eylemi 3 gün sonra duyuldu

15 Ağustos 1984 yılında Şemdinli-Eruh baskınını ilk duyuran 18 Ağustos’ta Hürriyet Gazetesi oldu. “Güneyde Operasyon” sürmanşetini kulanan Hürriyet Gazetesi, o tarihte gerçekleştirilen baskına gazetede geniş yer verdi. Şemdinli baskınında ağır yaralanan Astsubay Memiş Arıbaş, olaydan 5 gün sonra yaşamını yitirirken, Eruh’a yapılan saldırıda ise er Süleyman Aydın, şehit olmuştu.

İLK ŞEHİT SÜLEYMAN AYDIN’DI

Siirt’in Eruh İlçesi’nde 15 Ağustos 1984 yılında terör örgütü PKK’nın düzenlediği ilk silahlı saldırıda şehit olan Erzincanlı Süleyman Aydın’ın ağabeyi 66 yaşındaki Cemal Aydın, ’Kürt açılımı’nın ayırımcılığa giden bir yol olduğunu iddia etti. Hükümetin ’Kürt açılımı’ konusundaki politikasının yanlış olduğunu ileri süren Aydın, “Kürt açılımından değil, demokrasi açılımından yanayız” dedi.


stratejikboyut.com
Devam�...

Butto Neden Öldürüldü / Analiz

Benazir Butto, dün uğradığı suikast sonucu öldürüldü. Peki neden Pakistan, neden Butto? İşte Butto cinayetinin arka planı...

Pakistan’da bugüne kadar gerçekleştirilen suikastlar hep “12’den” olmuştur. Bunların en önde gelenlerinden biri de Ziya ül Hak’a karşı gerçekleştirileni idi. Ülkesini daha bağımsız bir çizgiye çekmek ve bölgesel bir güç olmak isteyen Ziya ül Hak, bir misyon ve vizyon adamı olmanın bedelini böylesine bir suikastla 1988’de ödemişti. Benzer şekilde ABD ekseninden çıkma sürecinde olan Pakistan, yaklaşık 20 yıl sonra benzer bir bedeli Benazir Butto suikastı ile tekrar ödüyor. Pervez Müşerref, Butto üzerinden vurulmak suretiyle eksen kaymasının, “Büyük Güç”e kafa tutmanın “gözdağı” ile karşı karşıya… Evet, Benazir Butto’ya dönük suikast girişimi hedefin kendisi kadar, gerek zamanlama ve gerekse de tekniği açısından planlayanlar için tam anlamıyla “mükemmel” bir eylem. Suikast, bu yönüyle orta ve uzun vadede Pakistan iç ve dış politikasını etkileme potansiyeline sahip. Nitekim Suikastı iç ve dış politika bağlamında değerlendirdiğimizde karşımıza şu hususlar çıkıyor:

A. Dış Politika:

1. Soğuk Savaş sonrası dönemde Pakistan-Batı (özellikle de ABD bağlamında) ilişkilerinde yaşanan kopma süreci ve bu bağlamda Pakistan Silahlı Kuvvetleri’ndeki Batı karşıtı eğilimlerdeki artış;

2. Pakistan-ABD ilişkilerindeki inişli-çıkışlı süreçte Pakistan’ın kullanılması (Prezervatif örneği oldukça meşhurdur. Pakistan halkı içinde ve silahlı kuvvetlerinde, ABD bizi pis işlerinde prezervatif gibi kullanır, sonra da işi bitince bir tarafa atar kanaati çok yaygındır.) ve bunun başta Pakistan Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, Pakistan milli gururunda açtığı derin tahribat;

3. 11 Eylül sonrası süreçte ABD’nin Afganistan’a müdahalesi ve bir Pakistan İstihbarat Teşkilatı (ISI) girişimi olan Taliban ve Taliban üzerinden Orta Asya, Orta Asya-Hazar enerji güzergâhları projesinin darbe alması ve ISI’nın halen bunu hazmedememiş olması değerlendirmesinin yapılması;

4. Aynı şekilde Pakistan’ın Afganistan içindeki etkinliğinin zayıflatılıp, bunun yerine gerek Afganistan ve gerekse bölge (özellikle de Tacikistan ağırlıklı) politikalarda Hindistan’ın güç kazanmaya başlaması;

5. Bu gelişmelere bir tepki olarak Pakistan dış politikasında Batı ekseninden Doğu eksenine doğru somut kayış ve bu yönde Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’ne gözlemci üye olan İslamabad yönetiminin Şubat 2006’dan itibaren ŞİÖ’ye tam üye olma girişimi, bu hususta Çin’den aldığı tam destek ve bunun özellikle ABD yönetiminde oluşturduğu rahatsızlık ve kaygı;

6. Afganistan’daki başarısızlıktan Pakistan yönetiminin ve bu noktada Pervez Müşerref’in sorumlu tutulması;

7. Pakistan’ın dış politikada bölgesel inisiyatif, özellikle de İslam Dünyası ile ilişkiler bağlamında yeni bir sürece yönelmesi. Bu noktada özellikle de Türkiye, İran ve Pakistan arasındaki ilişkiler ve Pakistan-İran ilişkilerinde nükleer hususun ve teknoloji transferinin ön plana çıkması;

8. Nükleer Pakistan’ın hazmedilememiş olması ve bu bağlamda 11 Eylül’den itibaren Pakistan’ın nükleer inisiyatifinin Batı tarafından “radikal dincilerin”, “teröristlerin” eline geçme olasılığına karşı sınırlandırılmaya çalışılması ve İran örneğinde de görüldüğü üzere bu bilgi ve teknolojinin başka İslam ülkelerine kayma ihtimalinin gerekçe gösterilerek, İslamabad’ın bu hususta pasifize edilmek istenmesi;

9. Küresel güç mücadelesinin Ortadoğu’dan tekrar Avrasya bölgesine kaydığı bir dönemde Washington yönetiminin artık kontrol edemediği İslamabad’ta kendine yakın bir yönetim oluşturma isteği;

10. Türkiye-Pakistan ilişkilerinin ve tarihten günümüze devam ede gelen işbirliği süreci ve ortak duruşunun yarattığı sıkıntı. Bu noktada Pervez Müşerref’in Ankara ve İslamabad’ı 21. yüzyılın ortak vizyona sahip iki önemli başkenti olarak ilan etmesi (Bu yönüyle suikast, bir anlamda bölgesel ortak duruşu dinamitleme ve bunun önüne geçme planının ilk ciddi adımlarından birini oluşturmaktadır);

11. Saldırıların “Yeni Taliban” hareketinin ilan edildiği bir döneme denk gelmesi de dış politika açısından pek tesadüf olmasa gerektir. Taliban ve ISI arasındaki ilişkilerin varlığının devam ettiğini öngören Batı açısından Butto suikasti ile içeride zayıflatılan Pakistan yönetiminin Afganistan üzerine odaklanmasının önüne geçilmek istenilmiş olabilir;

Bu kapsamda Pakistan’a dönük BM üzerinden yürütülecek herhangi bir operasyon, cezalandırma girişimi ise, öncelikle Çin, yeri geldiğinde Rusya yada her ikisi tarafından tarafından da engellenebilir. İslamabad yönetimi bu desteği göz önünde bulundurmaktadır.

B. İç Politika:

1. Her şeyden önce Pakistan iç siyaset bağlamında istikrarsızlaştırılmak ve bu istikrarsız ortam ile dış politikada zayıflatılmak istenilmektedir;

2. Burada esas hedefin Butto üzerinden Pervez Müşerref yönetimi olduğunu söylemek hiç de zor değildir. Pervez Müşerref iktidardan uzaklaştırılmak istenilmektedir;

3. Pakistan iç dinamikleri ve bu noktada gerek mezhepsel gerekse de etnik yapı buna oldukça uygun bir zemin hazırlamaktadır;

4. Suikast öncesi oluşturulan alt yapı çalışmaları ve psikolojik harekât Butto suikastının çok rahat bir şekilde Pervez Müşerref’e fatura kesilmesini kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla bir ön hazırlık her aşamada kendisini göstermektedir;

5. Pakistan siyasi hayatında Pakistan silahlı Kuvvetleri’nin ağırlığını bitirmek ve yerine daha sivil ve yönlendirilebilir yönetimleri, isimleri getirmek istenilmektedir;

6. Pervez Müşerref’in kendisine bir tehdit olarak gösterilen dini cemaatler ile işbirliği sürecine gitmesi ve bunun Batı’da yarattığı rahatsızlık;

7. Müşeeref’in seçim sonrası süreç ile ilgili olarak Butto ile anlaştığına ve oyunu bozduğuna dönük ciddiye alınması gereken iddialar;

Tüm bu olumsuzlara rağmen Pakistan’daki mevcut devlet geleneği ve derin yapılanma, tüm bu istikrarsızlaştırma girişimlerine karşı ülke bütünlüğü yönünde gereken adımları atacağı benzemektedir. Bu kapsamda olağanüstü hal/sıkıyönetim uygulaması kaçınılmaz görülmektedir.

Suikastı bir de bu açıdan bakmak gerekmektedir. Bölge bu vb. suikastlara hazır olmalıdır. Yeni dalgalar gelebilir…


Yard. Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol
Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi



stratejikboyut.com
Devam�...

ATATÜRK'TEN ULUSALCI, ALPARSLAN'DAN MİLLİYETÇİ MİSİNİZ?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dünkü konuşmasını dinleyebildiniz mi bilmem...

Bence Tayyip Erdoğan, dünkü konuşmasında bir “parti lideri” olarak “hamaset” dolu sözler sarfedebilir, “propaganda” yapabilir veya “yıllardır tek başına iktidar olmak”la övünebilirdi... Ama o, “hamasi nutuk atmak” yerine, bir “devlet adamı ciddiyeti” ile konuştu!.. “Niye bu hâle geldik?” diye sordu, yıllardır yapılan “yanlış”ları sorguladı... Şahsen ben; “AK Parti’nin 8. yılı” münasebetiyle Genel Merkez’de düzenlenen “AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı”nda konuşan Tayyip Bey’in sözlerini; “sorunları çözmeye” yönelik “devlet adamı ciddiyeti” ile sarfedilmiş sözler olarak gördüm... Oysa, dediğim gibi, “il başkanları”na gaz verip; “Haydi yiğitlerim, sizi kim tutar!” der ve gönüllerini okşayabilirdi!..
Ama Tayyip Bey ne yaptı?..

“Türkiye’yi arzuladığımız seviyelere ulaştırıncaya kadar bize durmak yok, dinlenmek yok!.. Omuzlarımızdaki emanet çok ama çok büyük...
Gevşemek yok!.. Rehavet yok!.. Umutsuzluk yok, yılgınlık yok, bıkkınlık ve yorgunluk yok...
Çünkü bu aziz millet, bizden hizmet bekliyor.

Sizler insana hizmete odaklanan gönül erlerisiniz, barış elçilerisiniz, demokrasi elçilerisiniz. Sizler milletimizi bir bütün olarak kucaklayan bir partinin elçilerisiniz.
Diğer siyasi partilerin tahriklerine, provokasyonlarına, kışkırtmalarına, hırçın siyasetlerine, iftira ve karalama siyasetlerine karşı her an uyanık olacak, soğukkanlılığımızla, sabrımızla, her zaman bunu muhafaza ederek, gerekli olan cevapları o dille vereceğiz.”

TERÖRE ÇÖZÜM ÜRETİLSEYDİ!
Tayyip Bey, sözkonusu konuşmasında sadece kendi “il başkanları”na değil; “muhalefet partileri” başta olmak üzere, hemen herkese “mesaj”lar verdi, “uyarı”lar yaptı!..
Meselâ, ülkenin önündeki “takoz”lara dedi ki;

“Türkiye yıllardır bilinen, konuşulan, üzerinde tartışılan meselelerini bundan on yıl, yirmi yıl, otuz yıl önce çözmüş, çözebilmiş olsaydı bugün çok farklı bir yerde olacaktı.
Türkiye, ayağına dolanan, pranga haline gelen sorunlarını yıllar önce hal yoluna koymuş olsaydı, bugün çok farklı bir ülke, çok daha gelişmiş bir ülke olacaktı. En önemlisi Türkiye, tam 25 yıldır nice canlara mal olan, nice ocaklara ateş düşüren, gencecik insanlarımızı, gencecik delikanlılarımızı bir canavar gibi yutan terör belasına bir çözüm üretebilseydi, kardeşliğimizi, dostluğumuzu bozacak girişimlere karşı daha uyanık olsa, önlemlerini alabilseydi bugün çok çok ama çok farklı bir yerde olacaktı.”

Dediğim gibi;
Tayyip Bey, Türkiye’nin önünde yıllardır “takoz” olanlara, yerlerinden kalkamayacak derecede “hantal” olanlara değil; MHP’ye de uyarılarda bulundu, CHP’ye de!.. Hatta, “demokratik açılım süreci”ni baltalayacak “kışkırtma”lardan uzak durması için DTP’ye de çağrıda bulundu!..
Ben Tayyip Bey’in dünkü konuşmasını “iyi hazırlanmış bir konuşma” olarak gördüm... Tayyip Bey, gerçekten de “dersine iyi çalışmış” biri olarak çıktı kürsüye!..

MHP VE CHP’Yİ UYARDI; ÇÜNKÜ!
Sözü, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sarfettiği “Norşin”den ve kendisinin telâffuz ettiği “Potomya”dan açıp, MHP’ye “milliyetçilik”, CHP’ye de “Atatürkçülük” dersi verdi.
Malûm; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Doğu gezisi esnasında gittiği Güroymak’ın eski adı olan “Norşin”den söz etmiş, Başbakan Tayyip Erdoğan da, kendi memleketi Güneysu’nun eski isminin “Potomya” olduğunu söylemişti!..
Vayy, siz misiniz bunu diyen?
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, açmıştı ağzını, yummuştu gözünü...
“Öfke nöbeti” geçirircesine bağırıyordu:
¥ “Sayın Cumhurbaşkanı Güroymak’ta halkın yanına varıyor ve onları, ilçenin eski adı Norşin’le selâmlıyor!..

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı daha demokratik açılım olmadan, PKK taleplerine Güroymak’ta cevap veriyor. Karayoluyla İstanbul’a giderken Gebze’yi geçtikten sonra İstanbul tabelasının yerine de ‘Konstantinopolis’ mi yazacaksınız?
¥ “Vazgeç bu Avrupa sevdasından, vazgeç bu PKK yandaşlığına soyunmaktan, vazgeç etnik bölünmeye çanak tutmaktan. Cenabı Allah bu millete hizmet için önemli bir fırsat verdi, yolundan sapma. ‘Bir bölen’ olarak tarihe geçmene izin verme. Doğduğun Güneysu’ya, Potomya dedirtme.”

Sadece Devlet Bahçeli mi;
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Bitlis’te, Güroymak ilçesinden “Norşin” diye bahsetmesine CHP’den de tepki gelmişti... CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, şöyle konuşmuştu: “Dünyanın çeşitli ülkelerinde hüküm sürmüş kavimlerin koyduğu eski isimler vardır. Bu, tarihte böyledir. Ama şu ya da bu gruba sempatik gözükmek için bir tavır sergilerseniz, bunun sonu nerede biter? Bu tavır, İstanbul’a ‘Konstantin’ demeye kadar gider. O zaman Ankara’ya ‘Angora’ mı? diyeceğiz? Sayın Cumhurbaşkanı memleketi Kayseri’ye eski adıyla ‘Kayzer’ diyor mu?”

AÇIN DA BİRKAÇ KİTAP OKUYUN!
Tayyip Bey, dün işte bu “sataşma”lara cevap verdi... “Böyle ciddi bir mesele hakkında konuşacaksanız, çok rica ediyorum Türkiye’nin tarihi üzerine lütfen birkaç kitap okuyun, tavsiye ederim” diye söze başladı ve adeta “tarih dersi” verip, dedi ki;
“Norşin kelimesini, ‘Potomya’ kelimesini dilinize dolayarak, basit ve ucuz bir muhalefet tarzına başvurup; kendinize de, partinize de, Türkiye’ye de haksızlık ediyorsunuz.
Sultan Alpaslan 1071’de Malazgirt Ovası’nda kazandığı zaferle Anadolu’nun kapılarını açtı ama ‘Malazgirt’ ismine dokunmadı. Siz Alpaslan’dan daha mı milliyetçisiniz? Malazgirt Ermenice bir kelime.

Rahmetli Ertuğrul Gazi, rahmetli Osman Gazi, hiç ‘Bilecik’ ismine dokunmadı. Siz onlardan daha mı milliyetçisiniz? Bilecik, Bizans dönemindeki ‘Belekoma’ kelimesinden geliyor.
Rahmetli Orhan Gazi, Bursa’yı fethetti, ‘Bursa’ ismine dokunmadı. Siz ondan daha mı milliyetçisiniz? Bursa, Yunanca ‘Prusa’ kelimesinden geliyor.
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’yı Kurtuluş Savaşı’nın karargahı, TBMM’nin mekanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti yaptı. Ama ‘Ankara’ ismini değiştirme gereği duymadı. Siz Gazi Mustafa Kemal’den daha fazla mı milliyetçisiniz? Ankara da kökeni itibarıyla Latince ‘Ankira’dır.
Bunu Sayın Bahçeli’nin sürece nasıl baktığını, nasıl değerlendirdiğini göstermek açısından sadece bir örnek olarak veriyorum.”
Tayyip Bey’in verdiği bu “örnek”lere daha başka “şehir isimleri”ni de eklemek mümkün.
Meselâ, Mümtaz’er Türköne yazmıştı;

“Bolu” başta olmak üzere, sonu “bolu” ile biten hiçbir isim Türkçe değil... Meselâ Gelibolu, meselâ Safranbolu ve meselâ Tirebolu!..
İskenderun’un ismi de “Helen Uygarlığı”nı yayan “Büyük İskender”den geliyor!..
Prof. Mümtaz’er Türköne, isimleri “Türkçeleştirme” operasyonu sırasında yaşanan bir “komedi”yi de şöyle açıklıyor:
“12 Eylül darbesinden sonra yer isimleri değiştirilirken birçok özbeöz Türkçe ismin de değiştirilmesi bu vahşi cehaletin eseri.
Ankara’ya yakın Dodurga köyünün isminin değiştirilmesi buna bir örnek. Biri çıkıp ‘Yahu ne yapıyorsunuz, ‘Dodurga’ bir Türkmen boyudur’ demiş de, isim iade edilmiş.”
Demek oluyor ki;
MHP ve CHP kurmayları; “slogan” atmak yerine biraz “kitap” okumalılar... Kitap okumalılar ki; “bilgi” sahibi olsunlar... Çünkü “bilgi” sahibi olmadan “fikir” sahibi olmak, bazen insanı “komik” durumlara düşürebilir!..

DTP’NİN DİLİNİN ALTINDAKİ BAKLA!
Tayyip Bey’in dünkü konuşmasında; MHP ve CHP’nin yanısıra DTP’ye de uyarılar vardı...
DTP’ye yönelik olarak diyordu ki;
“DTP’ye seslenmek istiyorum. Aralarından bazı temsilcilerin kışkırtıcı tavırlardan kaçınmalarını rica ediyorum. Mutabakat zeminini zedelemekten kaçının.”
Tayyip Bey’in bu “uyarı”sının altında yatan sebep; gerek DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün, gerek DTP Milletvekili Emine Ayna’nın “süreci baltalayacak” sözler sarfetmeleriydi.
Meselâ Emine Ayna, Nusaybin’de diyordu ki;
“Kürt açılımından bahsetmek için halk iradesini kabul etmek gerek. Kürt sorununun çözümünde sadece Kürt halkının değil, aynı zamanda PKK ve lideri Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması gerekiyor.
Çünkü Abdullah Öcalan Kürt halkının siyasi iradesidir. Bunu Kürt halkı da söylüyor. O zaman bunu kabul edelim. Bunu görmezden gelemeyiz. Eğer, bu görmezden gelinirse, bu sorun çözülemez.”

Meselâ, süreci AA’ya değerlendiren Ahmet Türk de, daha dün, “Terör Örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın sürece dahil edilmesini istiyor musunuz?” sorusuna cevap verirken diyordu ki;
“Taraflardan biri midir, biridir!.. PKK üzerinde önemli bir etkinliği var mı, var!.. Toplum tarafından önemsenen bir isim midir, isimdir!.. O zaman sürecin gerçekten demokratik, barışçıl bir sürece, çözüm sürecine evrilmesi konusunda etkili olan herkesin hassasiyetini, söylediklerini dikkate almamız gerekiyor. Sonuçta elinde silahı tutan PKK’dır!.. PKK’yı en fazla etkileyecek olan o!.. Siyasetin de başıdır, öncüsüdür!.. O zaman onun söylemlerinin, bu sürecin barışçıl bir sürece evrilmesine etkili olacağını düşünüyorsak, onun söylediklerini de önemsememiz gerekiyor, dikkate almamız gerekiyor.”

ONLAR SÜRECİN DIŞINDA TUTULMALI!
Söyleyin Allah aşkına;
Bu sözler, “pişmekte olan aşa soğuk su katmak” değil midir?.. Hem “proje yok, teklif yok, paket yok” diyeceksin, hem de Abdullah Öcalan’ı sürece dahil etmeye çalışacaksın!.. Bu tavrın anlamı “çözüm istemek” değil, “istiyor gibi görünmek”tir!..
Hem, Abdullah Öcalan kimdir?..
“Kan” akıtıp, “terörü başlatan” o değil midir?..
Son 25 yıldır “gençlerin ölmesi”ne ve “anaların gözyaşı dökmesi”ne sebep olan o değil midir?..
O halde, onun bu “süreç”te ne işi var?..
Kısa ve öz ifadesiyle;
“Eğer çözüm isteniyorsa; bu işi başlatıp 25 yıldır sürdürenler bu sürecin dışında tutulmalıdır!”
Hele de “silahlı çözüm” değil, “demokratik çözüm” aranıyorsa!..
Tayyip Bey’in “uyarı”ları dikkate alınmalıdır!..
Tabii, bu “tarihî fırsat” kaçırılmak istenmiyorsa!..
Bu süreçte, herkes “çok dikkatli” olmalıdır!..
Aksi halde, “kan tüccarları” bayram eder!..

Kılıçdaroğlu samimi mi?

Dün, Şefkat-Der Genel Başkanı Hayrettin Bulan aradı... Uzun uzun konuştuk... Bu konuşmadan aldığım “bilgi”ler ve edindiğim “izlenim”le ilgili olarak, inşallah ileride geniş bir yazı yazacağım...
Bugün, şu kadarını söylemeliyim ki; yıllardır “hayatsız kadınları topluma kazandırmaya”, onları “fuhuş” gibi bir “bataklık”tan kurtarmaya çalışan Hayrettin Bulan ve arkadaşları, “Hükümetten çözüme yönelik bir adım atmasını” istiyor... “Vesikalı kadın sayısı”ndan hareketle Hükümet’e “bel altı” vurmaya çalışan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’ndan da “samimi ve dürüst” olmasını talep ediyor...

Hayrettin Bulan, Kılıçdaroğlu’na seslenip; “Madem kadın istismarından şikayetçisiniz, o halde genelevlerin kapatılması için bir teklif verin!.. Orada çalışan kadınların vesikaları iptal edilip, topluma kazandırılsınlar!..” diyor.

İtiraz ettim Hayrettin Bulan’a... “Vermezler, veremezler” dedim; “Çünkü onlar, zinanın suç sayılmasını öngören yasaya şiddetle karşı çıkmışlar, hatta CHP zihniyetindeki bazı yazarlar; hayvanlar gibi özgürce sevişmek istediklerini yazmışlardı... Fuhuş mafyasının tuzağına düşüp genelevlere atılan kadınlar, onların umurunda mı?..”
Hayrettin Bulan, İsveç’ten, İtalya’dan ve hatta Küba’dan örnekler verip, “fuhuş”la nasıl mücadele ettiklerini de anlattı... Ama dedim ya, bunları ileride yazacağım!.. Tabii, CHP’nin “samimiyetsiz”liklerini de!..



Hasan Karakaya-Vakit
Devam�...

Avrasya'nın iki merkez ülkesi dünyayı sallıyor!

Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in dünkü Türkiye ziyaretinde; iki ülkeyi, Karadeniz'i, Avrasya'nın iki ucunu, bir derecede Doğu ile Batı'yı birbirine bağlayan, belki etkisini bu yüz yıl boyunca devam ettirecek olan, çatışma alanlarını ve uzlaşma modellerini şekillendirecek güçte, ABD ve Avrupa'nın Avrasya hesapları üzerinde büyük etkiler uyandıracak nitelikte imzalar atıldı. Hem Doğu'lu hem Batı'lı olan Avrasya'nın iki merkez ülkesinin atacağı her adım, hem dünyanın en gerilimli kuşağına yönelik ekonomik ve politik hesapları hem de küresel denklemi derinden sarsabilecek güçte. Bu yüzden, Türkiye ile Rusya arasındaki her gelişme çok önemli ve dikkatle izleniyor.

Devamı...
Devam�...